Birkaç seçim daha

14 Aralık’ta gelinen noktayı özetlemek gerekirse, Kıbrıslıtürkler ellerinden geleni yaptı; ama daha fazlası lazım.

Yaklaşık 1 yıldır hararetle devam eden seçim süreci, 14 Aralık Pazar günü sonuçlandı. Sonuçların sayısal mesajları kadar, siyasal mesajları da önem taşıyor.

Seçim sonucunun sayısal olarak meclisi ve doğal olarak Kıbrıs sorununun 1 Mayıs 2004 öncesinde çözümünü kilitleyen niteliği, siyasal olarak ise Kıbrıslıtürkler’in meseleden kurtulma iradesini netleştiren niteliği ile çelişik görünüyor. Bu çelişkili durum, çok şeylere gebe.

Sonuç: Kıbrıs’ın geleceğini Avrupa’da görenler %50.29, statüko devam etsin diyenler %49.69.  50 koltuklu parlamentoda CTP’nin 19, UBP’nin 18, DP’nin 7 ve BDH’nın 6 milletvekili var. Statükocu partilerin 25, statüko karşıtlarının 25 milletvekili var.

Bir diğer açıdan, statüko kaybetti ve muhalefet, Kıbrıslıtürklerin siyasal tarihinde ilk kez parlamentoda bu denli ağılıklı bir yer edindi. Statüko ile muhalefetin geleneksel %70-%30 dengesi ilk kez bozuldu.

Kıbrıs Türk halkının iradesinin, sahte seçmen ve sahte yurttaşlıklarla bilinçli olarak çarpıtıldığını seçim sürecinde tesbit edip hukuk yoluna başvuranların, uluslararası platformlara taşıyanların gerçekçiliğinin bir kez daha tescillenmiş olması açısından da seçimin kılı kılına beraberlikle sonuçlanması dikkate değer.

İşin ilginç yanı statükonun seçim kampanyasındaki temel argümanları arasında yer alan mal-mülk ve yer değiştirme konusundaki tüm ajitasyonlara karşın, konuyla doğrudan ilgili en geniş kesimin yaşadığı Güzelyurt’taki sonuçlar. Güzelyurt, %55 ile, ülke ortalamasının üstünde, çözüm yanlısı partilere oy verdi.

Oysa ki Annan Planı’nın ilk versiyonundaki haritada verilmesi öngörülmesine karşın son versiyonda Türk bölgesi olarak gösterilen İskele ilçesinin sonuçlarının bu çerçevede iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Mal-mülk-taviz-göçmenlik dörtgenindeki Annan Planı karşıtı propagandadan en açık etkilendiğini ortaya koyan ilçe İskele: Statükocu partilere %70 destek.

Karpaz’ı da içeren İskele İlçesi’nin yapısında Türkiye kökenli seçmenin bariz ağırlığı var. Ancak bu bölgede Kıbrıslıtürk kökenlililerden oluşan yerleşim birimlerinin sandıklarından çıkan oylar da hiç farklı değil. Bölgenin sosyal ve ekonomik yapısı ile toplumsal ilişkiler örgüsünün öncelikleri, Avrupalı olmak gibi bir kendi kendini gerçekleştirme düzeyini pek de örtüşmüyor gibi. Bölgede, Avrupalı olmaktan önce giderilmesi gereken yığınla sosyal, ekonomik ve siyasal sorun var.

İşin en dikkate değer yanı, siyasetin sadece meclis çatısı altında, resmi mekanizmalarla sürdürülmesinin toplumsal muhalefetin taleplerinin gerçekleşmesi konusundaki yetersizliğinin, 40 yıllık makus talihi -70-30 dengesi- siyaset meydana taşınca değişmiş olması.

Non-çözümcü cephe ne olacak?

Denktaş’ın kurduğu UBP,  seçimden ilk kez birinci parti olarak çıkamadı. 1993-1996 arasındaki 3 yıl hariç, hep iktidarda olan UBP, %32 oy alarak 18 milletvekili ile mecliste ikinci parti olarak yer aldı.

UBP’nin yeniden üretim mekanizmasının temelinde, tarihsel sırayla ganimet, eşdeğer, kamu kaynakları ve korku yer alıyor.

1974 sonrası dönemde ganimet ekonomisini kuran ve kontrolünde ilerleten UBP, hemen ardından eşdeğer uygulamasıyla mal-mülk dağıtımını zaptu rapt altına aldı. Ganimet ekonomisi ve eşdeğer dağıtımında kıt kaynakların tükenmesi ile paralel olarak, parti varlığınının yeniden üretim mekanizması olarak kamu kaynaklarının kontrollü dağıtımı devreye girdi. Türkiye ile imzalanan sayısız ekonomik işbirliği protokolü çerçevesinde aktarılan kaynağın dağıtımı temelinde çalışan UBP’nin ekonomik aklı, kamuda istihdamlarla kendine toplumsal meşruiyet üretmeye de çalıştı.

Seçim yasaklarınının başlamasından bir gün önce yaklaşık  bin 500 kişiyi kamu kurumlarına geçisi statüde istihdam eden UBP, eleştriler karşısında “Muhalefete aklımız ermiyor. Hem işsizlik var diyorlar, hem de istihdama karşı çıkıyorlar” yanıtını verdi. Özel sektörün tatminkar koşullar sunmaması nedeniyle kamunun tercih edildiğinin söyleyen UBP Genel Başkanı ve dönemin başbakanı Derviş Eroğlu, özel sektöre duyduğu öfkeyi de örtük bir şekilde ifade etmiş oluyordu. Eroğlu ve UBP’nin özel sektöre, yıllarca UBP’nin finansmanına büyük katkı sağlayan iş çevrelerine duyduğu öfkenin sorumlusu, Kıbrıs Türk Ticaret Odası (KTTO) olsa gerek.

KTTO, Annan Planı’nın gündeme gelmesi ile, Ortak Vizyon adı altında birçok sivil toplum örgütü ve sendikayı buluşturan çözüm ve AB üyeliği ekseninde ilerleyen bir şemsiyeye dönüşmüştü. Bu şemsiye, tavrını net bir şekilde statükoya karşı olarak tanımlamıştı.

KTTO, AB fonlarından Kıbrıslıtürk iş çevrelerinin yararlandırılması yönünde yaptığı girişimlerle elde ettiği fonu, KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’nın, bir diğer deyişle Cumhurbaşkanı Denktaş’ın vetosu nedeniyle kullanıma açamadı. Ama herkes biliyordu ki, oralarda bir yerde kullanıma hazır Eurolar var idi.

Görmeseler de, alamasalar da, kullanıp harcayamasalar da oralarda bir yerlerde olduğunu bildikleri Eurolar, UBP’nin klasik finansörlerinin dikkatini çekmiş; bundan böyle statükoyu finanse ederek sürdürmek yerine, yeni finansmandan yararlanıp statükonun tıkanıklıklarını aşmayı yeğ tutma pozisyonuna gelmelerini teşvik etti.

Hele KTTO Başkanı Ali Erel, Çözüm ve Avrupa Birliği adlı bir parti kurup, siyaset sahnesine fiilen inince, UBP’nin iş çevrelerine duyduğu öfkenin artmasını anlamak daha da kolaylaştı.

Ganimetler tükenip, eşdeğer karşılığı Rum malı dağıtma filminin sonuna gelenince, elde kalan tek şey, Türkiye’den gelen finansın parti ideolojisinin yeniden üretimine katkı sağlayacak dengeleri tesis etme/sürdürme/güçlendirme hesapları ile dağıtımı idi. Ancak IMF bu noktada sıkıntı oldu.

Büyük krizlerin ardından ipleri IMF’ye teslim etmek durumunda kalan Türkiye’de, “Parayı IMF veriyorsa, hesap sormak da hakkıdır” kanaatinin yaygınlaşması KKTC’ye de yansıdır: Madem ki parayı Türkiye veriyor, hesabını da sorsundu. UBP açısından hesabı sorulan para demek, UBP’nin siyasal varlığının tökezlemesi demekti. Kaldı ki, Türkiye artık KKTC’deki yatırımlarla ilgili ihalelerde hükümeti devre dışı bırakarak işi Ankara’da bağlamaya başlamıştı. Bu nedenle Kıbrıs Türk Müteahhitler Birliği saf değiştirerek muahlefete açık destek vermeye başladı.

 

Boşluğun yerini korku doldurdu. Artık vaaddedilecek karşılıksız finans kalmadığından, en azından eldekilerin korunması üzerinde durmaya başlayan UBP, seçimlere mülksüzleşme korkusu yayarak girdi: Annan Planı ile 40 yıllık evimizin anahtarını kendi ellerimizle eski sahibine vermek zorunda kalamak istemiyorsak, UBP’ye oy vermeliydik.

Tarihin bir cilvesi olmalı ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bayan Louzidu’nun Türkiye aleyhine açtığı davanın tazminatını Türkiye tam da bu günlerde ödedi. AHİM’in kararı uyarınca 1 milyon 120 bin Euro tazminat ödeyen Türkiye, Kıbrıslıtürkler’e UBP iktidarlarınca güneydeki mallarına karşılık puan hesapları ve eşdeğer uygulaması ile verilen tapuların uluslararası geçerliliği olmadığını, bu tapuları tanımadığını da tescil etti. Statüko devam ettiği sürece, kuzeydeki Rum mallarının tümü yine eski sahiplerinin. Gün gelecek, o eski sahipler hem 1974 itibarı ile kullanım haklarından mahrum kaldıkları için tazmin edilecekler, hem de evlerine-yerlerine geri dönecekler. UBP’nin evimiz elden gitmesin diye sağduyuya oy ver kampanyasına en büyük yanıt, böylelikle AHİM kararına uyan Türkiye’den geldi: Mallarınızı-evlerinizi asıl statüko değişmezse kaybedeceksiniz.

Seçim sonrası senaryoları arasında en uzak ihtimal, UBP’li bir hükümet. Adına “Milli Mutabakat Hükümeti” denilen ve parlamentoya giren tüm partilerin yer alması ile oluşturulması öngörülen dörtlü koalisyon dışında, UBP’yi içeren bir model yoktu.

Tayyip Erdoğan’ın Özbekistan’dan Denktaş’a basın aracılığıyla gönderdiği “danışmanlarını ve tarzını değiş” mesajının ardından Abdullah Gül’ün de alışılmışın aksine Kıbrıs meselesinde Erdoğan ile uyumlu konuşup “Annan Planı zemindir. Bu dönemde propaganda maksatlı çıkışlar iyi değildir” yollu laflar etmesi ve bir bakanın da KKTC’de AB perspektifini paylaşmayanların yönetici olması Türkiye açısından iyi değildir deyişinin ilk etkisi UBP’de oldu. Seçim sürecinde Annan Planı’nın hiçbir yerini beğenmiyorum, Annan Planı teslim belgesidir, malımızı-mülkümüzü elimizden alma oyunudur diyen UBP Genel Başkanı Eroğlu, karşılıklı tavizle Kıbrıs sorununun çözülebileceğini ifade etti. İlginçtir, taviz kelimesi UBP tarafından ilk kez olabilme ihtimali ile dillendirildi.

Seçimin hemen ertesinde UBP, Denktaş’ın oğlu Serdar Denktaş’ın başkanlığındaki Demokrat Parti ile birlikte hareket edecekleri yönünde kararlarının devam ettiğini iki-üç kez vurguladı. Gerçi bu karar ne zaman alındı bilen yok ama mesaj, hükümet alternatifleri açısından kilit konumdaki DP’yi UBP’siz bir hükümete katılmama yönünde baskı altına alma kararlılığı… Serdar Denktaş, en sonunda Eroğlu’nun başbakanlığına kayıtsız şartsız tam destek vereceklerini açıkladı. Türkiye’nin etkisi, bu olsa gerek.

Türkiye’nin çıkarlarının doğu Akdenizdeki ileri karakolu Kıbrıs’taki yılmaz bekçisi olmakla övünen ve Türkiye’den çok Türkiyeci olmayı meziyet sayan non-çözümcü cephe, gelinen noktada kraldan çok kralcı olmanın ya diyetini ödeyecek, ya da sefasını sürecek. “Kulun kölen olayım Türkiyem”, “Bayrağım, devletim, Türkiyem” demenin sefasını sürmek, ancak AKP Türkiyesi’nin son birkaç haftadaki duruşundan 180 derecelik ani bir dönüşle mümkün. Bunun bedeli de Avrupa perspektifini yitiren, yüzünü kendine dönen, Orta Asya’dan Çin Seddi’ne bir büyük ülküden medet uman yeni bir Türkiye. Türkiye halkı, bu bedeli öder mi, orasını kendi bilir.

Düşman üçüzlerin kıskacında

Radikal’den Erdal Güven’in tabiri ile CTP, %35 ile birinci parti çıkmasını idealizm-realizm ve pragmatizmi buluşturmasına borçlu.

İktidara oynayan temel stratejinin dayatması olan bu düşman üçüzler, ciddi bir seçim başarısı sağladı. Peki ya seçim sonrasında, bu düşman üçüzler arasında hangisi baskın çıkacak? Bugün itibarı ile temel soru bu.

Seçmen profilinde aleni bir ağırlığı olan TC kökenli oyları temel alan stratejisiyle seçimlerde %35 destek alan ve 19 milletvekili ile birinci parti olarak çıkan CTP, hükümeti kurma görevini bekliyor. CTP lideri Talat, şimdiden tüm partilerle görüşüp hükümet senaryoları üzerinde çalışmaya başladı.

CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Talat, 1 Mayıs’a kadar Kıbrıs sorununun çözülmesini, en azından Türk tarafından kaynaklanan bir nedenle çözümsüz kalmamasını amaçladıklarını vurguluyor. CTP’nin hükümet arayışında Annan Planı zeminindeki görüşmelerin başlatılması ve 1 Mayıs 2004’te Kıbrıs Cumhuriyeti tüm Kıbrıs adına resmen AB üyesi olmadan sorunun çözümü temel kriteri oluşturuyor.

Ancak işin talihsiz yanı, Annan Planı’nı görüşmelere zemin olarak kabul eden ve 1 Mayıs 2004 öncesinde çözümü, ardından da AB üyeliğini net bir şekilde benimseyenlerin Cumhuriyet Meclisi’ndeki ağırlığı %50: CTP ve BDH’nın 50 sandalyeli parlamentodaki milletvekili sayısı toplam 25.

Talat, hükümet formüllerinden hiçbirini dışlamadıklarını belirterek, olmayacak duaya amin diyor. UBP ve DP’nin Annan Planı zemininde bir çözüme evet demesi ve 1 Mayıs 2004 öncesinde Kıbrıs sorununun çözümüne odaklanması ihtimal dahilinde görünmüyor.

Bu noktada Türkiye olgusunun UBP cenahında meydana getirdiği taviz kırılmasınının önemi devreye giriyor. Seçim sürecinde hem nala, hem mıha vuran AKP hükümeti, şimdilik Denktaş ile gerginliği tırmandırmayı ve Kıbrıs’ın kuzeyinde vizyonu AB üyeliği olmayanların Türkiye’nin AB perspektifine zararlı olduğunu dillendirmeye başlaması, hatta Denktaş’a danışmanlarını ve uslubunu değiştirmesi gerektiğini açık açık söylemeye başlaması belli ki Kıbrıs’ın kuzeyinde sağ siyaseti, bir dönemecin eşiğine getirdi: Ya Denktaş’ı bir kenara itip Türkiye’nin dümen suyuna gidilecek, ya da Denktaş saflarında kilitlenip trenin geçişini izleyecek.

Hatırlamakta ziyan yok: Türkiye AKP hükümeti ise, Kıbrıs meselesine bakışın 24 saat sonra ne olacağı müphem.

Peki CTP ne yapacak?

Yüzünün bir yarısını Türkiye’ye, bir yarını Kıbrıslıtürkler’e çeviren CTP, ciddi bir seçim başarısına rağmen, iki arada bir derede kalmışlığın en yoğun yaşandığı siyasal aktör olarak tanımlanabilir şimdilik.

Hükümeti kurmaya talip, Kıbrıslıtürkler’in çözüm kararlılığını pratiğe dökmeye talip, Türkiye ile tam bir uyum içinde olmaya namzet; hem realist, hem idealist hem de pragmatik. Bu üç düşman üçüz, ciddi bir seçim başarısına imza atmaya yetti ama, bu kazanımın işe yarar, uygulanabilir bir kazanıma dönüşmesi ve yeni bir mevzi kazanmakla sonuçlanması, CTP dışındaki tüm diğer aktörlere bağlı gibi görünüyor. Bu, pragmatizmin idealizm ve realizm karşısındaki kazanımı olsa gerek.

Sadık evlat

Politik idealizmin en sadık siyasal aktörü Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH), seçimlerden 6 milletvekili ve %13’lük bir destekle çıktı.

14 Aralık seçimlerini referandum olarak tanımlayan ve “Kıbrıslıtürkler evinin efendisi olmak istiyor” diyen BDH, seçimlere müdahale, seçmen yapısına müdahaleler ve ve sahte seçmen yaratma girişimlerine net tavırlar geliştirip yüksek sesle dillendirmesi ile diğer partilerden iyice ayrıştı. Kamuoyu araştırmalarında Türkiye kökenli seçmelerin %1.5’inin desteğini alan ve Kıbrıslıtürk niteliği en yüksek olan parti konumundaki BDH, Türkiye ile ilişkileri bozmakla itham edildi. Kıbrıs sorununu AKP hükümetinden medet ummaksızın, Çankaya tepelerinde değil, Lefkoşa meydanlarında çözme yönünde tavır geliştiren BDH’nın 4-5 ayda yakaladığı trend, bundan sonrası için ayakları Kıbrıs’a basan politik söylemin geleceği ile doğrudan ilişkili.

Birleşik Kıbrıs Partisi, Kıbrıs Sosyalist Partisi ve Toplumcu Kurutuluş Partisi yanında sivil toplum örgütlerinin çatı partisi olarak siyasal arenaya seçimlerden hemen önce çıkan BDH, reel politik ve pragmatizm arasında dengeleri Kıbrıslıtürklerin leyhine belirleyecek esas unsur olma noktasında yer alıyor.

Galebe çalacak olan ister seçimlerin sayısal isterse siyasal sonuçları olsun, ufukta birkaç seçim daha görünüyor: Ya statükonun uzatmaları oynayacağı erken seçim, ya da birleşik Kıbrıs’ı kurmak için varılacak mutabakat gereği yapılacak senato ve parlamento seçimleri…

%d blogcu bunu beğendi: