Kendime yazı

Kıymetli okurlar için yazılan yazı sayım birkaç yüzü bulmuş olmalı. Havadis’te 90’a henüz erişemedim. Hangi okurlar için yazıyorum hangi okurlar okuyor ve iki kümenin kesiştiği alanda kimler var asla bilemeyeceğim. Gürdal Hüdaoğlu’nun aktardığına göre, adını şu an unuttuğum ve önemli olduğu garantili bir yazar, kendisinin birkaç kişi için yazdığını ancak yazılarının başka birkaç kişi tarafından okunduğunu söylemiş vakti zamanında. Bu yazar her kimse, kesinlikle haklı olma ihtimali var.

Dikkatinizi çekmiş olmalı ki hemen hemen her yazıda siz kıymetli okuyucularıma hitap etme nezaketini gözetmekteyim. Lakin bu yazı siz kıymetli okuyucularım için değil; kendime yazdım. Tek okurunun bizzat ben kendimin olması, şahsen kâfidir. Ama arzu edenler varsa, kendime yazdığım bu yazıyı okumaya devam edebilirler.

Bugün benim doğum günüm. 41’i bitirip 42’ye bastığım gün. Çalışmayı bu çerçevede kendi kendime bir doğum günü hediyesi olarak hazırladım:

‘Şapka Devrimi’ne isyan edip fesini çıkarmamak için Kıbrıs’a kaçan, Büyük Han’daki kiralık odasında sabah namazında alnı secdedeyken kalp krizinden ölen dedem Adanalı Ali’nin adını taşıyan Ali’yim.

Bandabuliya’da manavlık yapan Fotalı, kara çarşaflı Umahan’ın tek oğlunun tek oğluyum.

Baf’ın Mandiryası’nda fıstık ekip sısam yolan, keçilerine isim takan, 7 evlat büyüten Nefise’nin şekerli bulgur pilavını seven torunuyum.

İçki sofrasındaki herkesi sarhoş edip, gaza gelmeyip postu da çizdirmeden, içtiğini dizindeki peşkire aktararak asla kafayı bulmadan kalkan Cemil’in en uzun boylu torunuyum.

Büyük büyük dedesi Mahmut’un, renkli gözlerinden mütevellit, “nerde o yalluri” diye sorduğu angoniyim.

Büyük büyük nenesi Keziban’ın, diksiyonuna gülmediği için Türkçe konuştuğu ender torun çocuklarından biriyim.

Doğduktan birkaç yıl sonra, bir süre Mandirya’da esir kalanlardanım. Bir “Prisoner Of War” um.

BM kamyonları arkasında Özgürlük Kapısı’ndan kuzeye geçenlerdenim. Göçmenim.

Nermin ablamın saçım, kaşım, kirpiğim sapsarı diye kazan dibinden aldığı sürmeyi çektiği, komşu çocukları ‘çirkin’ dediğinde oturup ağladığı sarı bebeyim.

Sesi güzel olsun diye evde keklik beslenip yumurtası yedirilmesine karşın, etimolojik kökeni “derin ve ağır” demek olan bas-bariton sesliyim.

Lefkoşa’nın Arasta’sında bavul ticaretinin cafcaflı günlerinde, tabak çanakları gazete kâğıtlarına saran bir esnaf çocuğuyum.

Ortaköy İlkokulu’nda öğretmen annenin, okul kapısını geçince asla anne demeyen, ‘öğretmenim’ diye hitap eden, sınıfın neresinde haylazlık olsa, hiç ilgisi olmamasına rağmen ‘oğlunu kayırıyor’ denmesin diye avucuna cetvel vurulan, torpilsiz öğretmen çocuğuyum.

Haydarpaşa Ticaret Lisesi okul kantininde abilerle ablalara, akşam evde sup hazırlayan kantinci babanın kantinci oğluyum.

Muhalif diye gırtlağından teslim alınmaya çalışan bir babanın, her Pazar çorba içmeyi aile geleneği belleyen, minik yaşta aykırı olmanın bedelinin ne olduğunu öğrenen bir muhalif çocuğuyum.

Otobüslerde günün ilk ışıklarıyla rammi yapan biletçi çocuğum.

Babası şapkalı amcadan bilet parası alma dediğinde, o amcadan otobüs parasını alan, babasına “amca şapkayı çıkarmış hangisi bilemedim” diyen, muzip çocuğum.

Sürekli yeni fikirleri ve projeleri olan, babasının hiçbir zaman “saçma sapan şeylerle uğraşma” demediği, hiç “hayır” cevabı almayan, hayallerinin peşinden gitmesine engel olunmayan hayalperest çocuğum.

Lise yıllarında gazeteciliğin daha güzel, daha iyi bir yaşam için çok mühim bir meslek olduğuna kanaat getirip, daktiloda iki parmak yazılar yazmaya başlayan delikanlıyım.

Nâzım Hikmet’i okuyup okuyup anlamayan, yüksek sesle bağırarak okumaya başlayınca ne dendiğini hissiyatıyla idrak eden, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı en az üç sefer peş peşe okuyan liseli gencim.

Gazetecilik okurken gazetecilik yapmaya başlayan, bir haberin bir şehri, bir gazetenin bir ülkeyi değiştirebileceğini düşünen meslek dışı bir gazeteciyim.

Adını öğrenene kadar aylarca ilk gördüğünde giydiği bluzun renginden mülhem pembeli diye bildiği kadınla evlenen, her dem bir aşığım.

Bir üniversitede öğrenilecek en iyi ve en doğru şeyin, öğrenmenin nasıl öğrenildiği birlikte öğrenmeye çalışmak olduğu dışında bir şey öğretmenin, hiçbir anlamının olmadığını öğrenen bir öğretim görevlisiyim.

Kurdele kesmek ve kesilmesine vesile olmak yerine, törenler ve kolektif kimliklerle ilgili tez yazan, ritüellere alerjisi olan garip bir insanım.

İlk kızının ilk kakasını temizleme konusunda tantana yapıp, aşırı karşı çıkışlara rağmen bunu başaran, ikinci kızında da bu ısrarını sürdüren bir babayım.

Memleketin birkaç değerli markasının doğumunda yer alan, kimliğini yaratan kendi halinde bir reklamcıyım.

Memleketin matbaacılık kültüründe keskin bir kırılma yaratacak yeni teknolojinin gereksiz olduğunu söyleyenlere kulak vermeyip, hayallerini gerçek yapan bir matbaacıyım.

Siyasete her zaman bulaşan, yalapşap siyaset biçimlerini ti’ye alan, siyaseti bir tren yolcuğunu olarak gören, her istasyonda kompartımana binenlerin ne olduğuna bakarak o istasyonda inip inmeyeceğine karar veren bir sivil toplum yolcusuyum.

Hakiki gündemi, kendi üslubuyla sahici şekilde tarife gayret eden bir köşe yazarı ve radyo programcısıyım.

Karar verip adım atarken, “kim ne der” yerine “ben ne derim” diye düşünüp hareket eden sıradan bir bireyim.

Şekerli bulgur pilavını seven,  yalluri, uzun boylu angoni, göçmen, savaş esiri, sarı bebe, bas-bariton sesli, esnaf ve torpilsiz öğretmen çocuğu, kantinci oğlu, muhalif, biletçi, muzip, hayalperest,  Nâzım Hikmet vurgunu liseli genç, meslek dışı gazeteci, öğretim görevlisi garip bir insan, reklamcı, matbaacı sivil toplum yolcusu sıradan bir birey Ali’nin doğum günü kutlu olsun.

%d blogcu bunu beğendi: