Medyada “kurultay şiddeti” ve hasılaları

MEDYA Sayı: 3 Nisan 2013 (ss:?-*)

“Başbakan Küçük’ün eşi Gülin Küçük ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Şerife Ünverdi’nin, başbakanın makam aracı ile Mağusa’da “kurultay çalışması” yaparken “takip edildikleri” gerekçesiyle polise şikâyetçi oldu.

Gülin Küçük’ün bir gazeteyi arayarak, ‘devletin en üst makamının eşi ve çocukları tarafından tehdit edildikleri’ açıklaması üzerine Eroğlu ailesi mahkemeye başvurarak Küçük ailesi hakkında ‘Zem ve Kadih’ davası açtı.” (15 Ekim 2012, kibristime.com)

 

Şiddet, zor ile zorbalık denilip geçiştirilecek kadar dipten uzak değil. Fiziksel, duygusal ve anlamsal veçheleri vardır. Eğer fark ettiysek genelde maruz kaldığımız bir şey; fark edemedikse bizi teğet geçtiğini varsaydığımız bir şeydir.

kurultay1

Medya ve şiddet meselesi üzerine çok düşünülüp çok tartışılan, çok yazılıp çok çizilen olmaklığını, medyanın şırınga etkisi yaptığı algısının baskın olduğu paradigmaya borçlu olsa gerek. Hayatı, herşeyi birden bire olduğu, ‘input’ların ‘output’lar doğurduğu, nedenlerin sonuçlar ürettiği anlama biçimi, medyada şiddet temsil edildikçe, şiddetin normalleştirilerek kanıksanması, yaygınlaşması sonucunu doğurduğuna fit gider.

Bu paradigmada medya ve şiddet dendi mi cinayetler, intiharlar, ölümlü kazalar, cinsel tecavüzler, soygunlar, terör gibi suçların ve müsebbiblerinin nasıl gösterilip anlatıldığı önemlidir. Şiddeti bir adi suça indirgemek, kan revan içinde ölü bedenlerin gösterilip gösterilmeyeceğini tartışmak, intihar edenin metotlarını teferruatlandırıp teferruatlandırmamak meselenin ana çerçevesini çizer. Oysa ki bu kaba çerçeve dışında başka türlü bir şiddet mevcut ve başka türlü bir tartışma ziyadesiyle mümkün. Elbette bu, paradigmanın kovduğunu geri çağırmakla ihtimaller arasına girebiliyor: Bir düşünce ve algı sistematiği olarak ideoloji ve ilaveten ideolojik etki.

Başka türlü bir çerçeve
Kısık sesle hakaret etmek, sesini yükseltmek, gözlerine bakmadan konuşmak, merhametsiz bakmak şiddet değil mi?

Yalana maruz kalmak, kinayeyle örtük uyarılmak, tutunma noktalarının söz ile aşındırılması, aklından geçenle gönlünden geçen muhasebesi yapar duruma düşürülmek, belki bedensel bütünlüğün değil ama duygusal bütünlüğün yitmesi şiddete maruz kalmak değil mi?

Toplumsal hayata dahil olamamak, yönetenlerin karar alma mekanizmalarına etki edememek, veyahut etki talebini ifade bile edememek; ve hatta talep ifade edilebilse bile alenen kaale alınmamak şiddete maruz kalmak değil midir?

Monarşi ve oligarşilerden gelişmiş, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasilere giden skaladaki şiddet göstergesi, alınan mesafe ile doğru orantılı değil. Otorite ne denli sorgulanır, eleştirilir ve hesap sorulduğunda hesap verme mecburiyetinde ise, monarşi ve oligarşiden o denli uzaktır. Hesap verme duygusunu yitiren siyaset, özgürlükçü ve çoğulcu niteliğini de yitirir.

Toplumsal alanın bizatihi toplumsal olan tarafı ile sembolik kurulumunun ahengi, toplumsalın yeniden üretim mekanizmasını tesis eder. Değer ve yargıların, tepki ve toplumsal reflekslerin dönemsel farklılaşması dikkat çekicidir. Toplumun sembolik kurulumunda dolayımlı muhaberatın ehemmiyeti sarihtir: Sembolik veya fiili sınırlarla tanımlanan bir coğrafyayı bir topluluğun yurt/vatan/memleket/ülke bellemesini tesis eden şey, o topluluğun kendini tüm o coğrafyaya şümûl varsaymasıdır.

Bir diğer kademede, toplumun sembolik kurulumunun alt öğeleri olan cemaatler ile toplum arasındaki ilişki biçimi haliyle rekabetçidir. Cemaatler arası rekabetin temel niteliği, alt topluluğun değer, gündem ve algı kalıplarının toplumsal düzeyde hâkimiyet kurması yönelimidir. Bu noktada ifrata kaçılması, toplum ve cemaat ilişkisini çoğulcu demokratik zeminden koparır, başka bir hale sokar: Cemaatin topluma tahakkümü.

Medyaya duyulan merakın siyasi kefesinde liberal paradigma ağır basar. Hattı zatında liberal paradigmanın temel yapı taşlarından birini bizatihi medya teşkil eder. Siyaset bilimiciler mazur görsün, KKTC’deki parlamenter sistemi bu paradigma içinde imiş gibi değerlendirmeyi yeğliyorum. Liberal demokrasilerin 4 ayağından birini medya oluşturur ve yasama, yürütme, yargı ile rasyonel yurttaş arasındaki akıl köprüsünü eleştirel, bağımsız, tarafsız, dengeli işlevi dolayımıyla kurar. Rasyonel yurttaş, rasyonel seçim kararı ve rasyonel yönetimin varoluşsal kaynağı medyanın yerine getirdiği fonksiyondur. Medya mesajları, yurttaşa nasıl yönetildiği, yönetenlerin temel karar alma saikleri, ilk seçimde verilecek rasyonel kararın ne yönde olması gerektiğiyle ilgili enformasyon taşır.

Birinci turu 22 Ekim 2012, ikincisi 24 Şubat 2013’ta yapılan “iki turlu Ulusal Birlik Partisi 19. Olağan Kurultay süreci”ni yukarıdaki kavramsal çerçevede, “başka türlü bir şiddet” alt başlığıyla okuyarak, bir siyasal partinin içişlerinin medya üzerinden toplumsala yansımalarının izini sürmeye teşebbüs edeceğim.

Sahte imza şiddeti:
Küçük’ün büyüklüğünün üretimi
Başbakan İrsen Küçük’ün genel başkanlık yarışında oy kullanacak delegelere yönelik talimatnamesi olduğu iddiasıyla yayınlanan 10 maddelik metin kurultay şiddetinin önemli görünümlerinden birini oluşturdu.

KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun siyasi hayatında yakın çalışma arkadaşları olan Mustafa Tokay ve Emir Emirkanı, sahte belge düzenleyerek bu belgeyi Afrika gazetesine ulaştırdıklarını kabul ettiler.

Konu, Kıbrıs Türk basınında “Afrika Gazetesi ile Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun ilişkisi açığa çıktı”, “Başbakan İrsen Küçük’ün baskıcı ve otoriter yaklaşımı açığa çıktı” ekseninde yer aldı. “Açığa çıkan ilişki” Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun açıkça destek verdiği UBP genel başkan adayı Ahmet Kaşif’in Afrika Gazetesi işbirliği ile kamuoyu ve UBP delegeleri nazarında rakibi karalayıp küçük düşürme, suçlama manipülasyonu olarak çerçevelendi. “Açığa çıkan otoriter eğilim” tartışması ise “metnin altında imzası olmasa da, Küçük bunları yapıyor” çerçevesine oturdu. Devreye adli makamlar girdi, ifadeler alındı, itiraflar yapıldı… Nihayetinde Emir Emirkanı’nın Başbakan İrsen Küçük’ün elini öperek af dilemesi fotoğrafıyla tamamlandı.

 

Bu meselenin medyada yer aldığı onlarca köşe yazısı, haber ve yüzlerce okuyucu yorumundan ne elde edildi? Hasıla şudur:

İrsen Küçük, kendi imzasını sahteleyeni, ayağını kaydırmaya tevessül edeni bile, siyasi hasmının en yakını dahi olsa affedebilen yüce gönüllü bir insandır. Maruz kalınan şiddet; hukukun, ahlakın, devlet terbiyesinin, yurttaşın yönetenlere ilişkin ar ve hayâ içermesi zaruret gösteren hislerinin dolaştığı damarların çatlamaya zorlanmasıdır.

Kimin ne murat ederek yaptığı, kimin azmettirdiği, cesaretlendirdiği veyahut görmezden geldiği bir yana, kamusal algının inşasında “sahte imzalı talimat” gündemi dönüp dolaşarak İrsen Küçük – Derviş Eroğlu çatışmasında, Küçük’ün güç inşasının önemli bir tuğlası oldu. Ki bu tuğla sadece, şiddetli adalet, ilke, hesap verebilirlik, ahlak, namus, yüz, ar yıkımının küçük bir parçasıdır.

Medya meselenin ayrıntılarını, dedikodularını, hukuksal boyutlarını, ailevi bağlantılarını yazıp gösterdikçe, sıradan insanların, yönetenlerin karar alma ve “iş” yapma mekanizmalarına etki edemedikleriyle yüzleşmelerini, etki talebini ifade edebilecek zeminden yoksun olduklarını deneyimlemelerini; hatta taleplerini mahdut mecralarda ifade edilebilseler bile, bunun alenen kaale alınmalarına yol açmadığını öğrenmelerini sağladı. Bunları deneyimlemek, belirlenme katsayısının yüksekliğine kafayı çarpıp oturduğu yerde oturmaya “zor”lanmak, bir diğer ifade ile bir nevi şiddete maruz kalma halidir.

İstihdam ve “nefes borusu” şiddeti:
Klientalizmin yeniden meşrulaştırılması
“Politikaciların uzun vadeli politikalar uygulamak yerine, kendisine oy verenleri müşteri gibi görüp müşteri-temelli ilişkiler kurması, satın aldığı oy karşılığında, kişiye ya da zümrenin yararına bir politika ya da serviste bulunması” demek olan kleintalizmin kökeni müşteri kelimesinin İngilizce karşılığı “client” ile sessiz “silent” sözcüğünün benzerliği hep dikkatimi çekmiştir. Siyasetin particilik temelli bireysel çıkar ilişkisine dönüşmesini anlatan kleintalizm kavramı ile sessizlik sözcüğünün alfabetik benzerliği “rezilliğin dellal düdük edilmemesi” prensibini de içermekte midir, emin değilim.

KKTC Anayasası’nın 8. Maddesi’nin iki paragrafı aynen şöyle:

(1) Herkes, hiçbir ayırım gözetilmeksizin, Anayasa ve yasa önünde eşittir.  Hiçbir kişi, aile, zümre veya sınıfa ayrıcalık tanınamaz.

(2)Devlet organları ve yönetim makamları, bütün işlemlerinde yasa önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek ve ayrıcalık yapmamak zorundadırlar.

Kamuda istihdam ile ilgili torpil tartışmaları kamu otoritesinin tesis edildiği günden gelmesine karşın, kurultay sürecindeki istihdam tartışması sınırları zorladı. “Münhalsiz”, “askerliği devam ederken kamuda istihdam edilen”, “55 yaşında istihdam edilen”, “bakan gelini işe başladı”, “istihdamdan sonra geriye dönük düzmece sınav kağıdı organize edildiği iddiaları”; “istihdam edilenler değil, herkes yakınımızdır”, “gençlerin evlerine ekmek götürmesini engellemek istiyorlar” savunmaları sürecin medyada yer alan temel argümanlar.

Kamu otoritesinin gerekliliği, adilliği gibi toplumsal alanın kurulduğu zeminin varoluş nedenlerinin topyekûn ihmâl ve imhası açısından, adalet duygusu ile kamu otoritesinin adilliği prensibini sarsmakla çok önemli bir mesafe alınmış olunacağı aşikârdır.

Hesap verme duygusunun yok olması, kamu kaynakları ile kamu imkânlarının yurttaşlar arasında gayrı adil şekilde paylaştırılması, normal yurttaş olma duruşuna şiddet uygulamak diye özetlenebilir: Toplumun olanları partililerin hizmetine sunulması, partili olup talepkâr olmayanlarla partili olmayanlara şiddet uygulama değil midir? Kurultay sürecindeki “istihdam” tartışmalarına maruz kalmak, olup bitenlerden haberdar olmak, bir nevi şiddete maruz kalmak değil midir?

Konunun Anayasal boyutuna temas etmemeyi tercih ederim. Lakin siyasal sistemin, devletin, devletin “kutsal” sembollerinin meşruiyet kaynağı, kurucu metnin ruhunu aşan bir başka ruhun bu topraklar üzerinde gezindiğini anlamamız çok şey anlatıyor. Bu ruh öyle bir ruh ki, hızını alamayıp reklam sektörünü de kırkladı. Küçük’ün bu meselede genel başkanlık yarışındaki rakibini ve rakibinin ekibine yönelik akıllarda yer eden şu ifadesi UBP’nin kleintalist yaklaşımı açısından süper bir ifade olarak hafızalara nakşolundu: “Nefes borularını kestim”.

Genel başkan adaylarından Başbakan İrsen Küçük’ün UBP’nin Lefkoşa İlçe Kongresi’nde yaptığı konuşmada, parti içerisinde bazı kişilerin çıkarlarına dokunduğu için kendisini eleştiri yağmuruna tuttuğunu söylemesinin ardından şu ifadeleri kullandı:

“Bana karşı çıkılma nedeni parti üzerindeki asalakların yaşam borularını kesmemdir. UBP’yi borçsuz hale getirdim, reklam ajanslarıyla bağları kestim. Bu yüzden bana karşı çıkıyorlar. Kaynaklardan yararlanamayanlar çıldırdı. Yazık değil mi? Sizlere halka ait olan paraları birkaç reklam ajansına vereyim?”

 

Küçük’ün konuşmasının haber oluşunun ardından medyaya bazı “bilgiler” ve “belgeler” götüren “isminin açıklanmasını istemeyen bir UBP’li” ortaya çıktı. “İsminin açıklanmasını istemeyen” dolayısıyla anonim bir UBP’li olarak ‘konuşan’ kaynak, ‘genel bir kanaati ifade eder’ konumundadır.

“İsminin açıklanmasını istemeyen UBP’li”, Star Kıbrıs Gazetesi’ne 470 bin TL üzerinde bir paranın ne zaman ödendiğini gösteren dökümleri, çek fotokopilerini verir ve “bazı açıklamalar”da bulunur. UBP’nin kleintalist yaklaşımını çok iyi tarif eden satır başları:

  • (1)DEDİ Kİ:
    UBP’de üst düzey görev yapan kişi ya da milletvekillerinin yakınlarının kurduğu reklam ajansları, reklam giderlerindeki aslan payını alıyor.
  • (1) ANLADIK Kİ:

UBP’nin harcadığı büyük paralardan en büyük payı alanlar üst düzey partililerin yakınları veya milletvekillerinin yakınlarıdır.
Meali: Aslan payı isteyen en önce aslan gibi UBP’li olmalı.

  • (2)DEDİ Kİ:
    UBP’nin 21 Ekim’deki kurultayından önce ilçelerde yapılan seçimlerde bu rant kavgası doruk noktaya çıktı.
  • (2)ANLADIK Kİ:
    Özellikle seçim dönemlerinde UBP’deki rant artıyor.

Meali: Ranttan pay almak için, en azından seçim dönemleri UBP’li olmak gerekir.

  • (3)DEDİ Kİ:
    İrsen Küçük, partinin reklam harcamalarında kısıtlamaya gitti, yapılan reklamların bir veya iki ajans üzerinden dağıtılmasına karşı çıktı ve büyük paralar kazanan kişilerin tepkisini çekti. İşleri sekteye uğrayan düzeni bozulan şirket sahipleri bu işe çok öfkelendi ve bölgelerinde İrsen Küçük’e karşı muhalif örgütlenmelere gitti.
  • (3) ANLADIK Kİ:
    UBP’de parti içi muhalefet, yönetime karşı çıkış ancak rant ve çıkar eksenli olabilir. Bu öyle büyük bir ranttır ki, kesilirse şirket sahipleri parti başkanına karşı bir muhalif örgütlenmeye kalkışabilir.

Meali: UBP’de birlik, rant paylaşımına dayalıdır.

  • (4) DEDİ Kİ:
    Bu ülkede aynı sektörden ekmek yiyen onlarca ajans var. Bunların çoğu da UBP’ye yakın isimlerdir. Küçük’ün, “Yazık değil mi? Halka ait olan paraları birkaç reklam ajansına vereyim” sözlerini tüm partililer değerlendirmeli.
  • (4) ANLADIK Kİ:
    UBP iş yaparken çalışacağı şirket veya kişileri partiye yakınlık kriterine göre seçer. Kullandığı para halkın parasıdır.

Meali: Halkın parası, partililer arasında eşit dağıtılmalı.

Tüm bu iddiaların yöneltildiği kişi 1 Trilyonluk bir tazminat davası açtığını duyurdu ve siyaset tarihimiz açısından öneme haiz açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

“Söz konusu iftiraların yayınlatılma sebebi; Ulusal Birlik Partisi kurultayında İrsen Küçük ve ekibine her türlü teklif, tehdit ve baskıya rağmen destek vermemekte direnmemden kaynaklanmaktadır. Bu sığ düşünceli insanlar topluluğu, sadece şahsıma değil, toplumun her kesimine ayni zulmü ve Hitlervari bu yaklaşımları sergilemektedirler. (…) Allah’tan başka hiç kimseden korkusu olmayan bir kişi olarak açıkça ve net bir şekilde belirtiyorum ki, canımı almaya kalkışsanız dahi size verecek ne bir oyum ,ne de bir desteğim vardır…
Bizler bu yola çıkarken bu ve buna benzer entrikalar ile üzerimize gelineceğinden emindik. Bizler bu yola çıkarken Küçük zihniyetindeki hükümetin tüm imkanlarını seferber edip, bizleri karalamaya çalışacağından emindik. Şirketimize resen vergiler gönderdiler yılmadık, şirketimize çalışma dairesi müfettişlerini yolladılar yılmadık, şirketimizle iş yapan müşterilerimizi teker teker aradılar ekmek paramızı kesmeye çalıştılar yılmadık.
” (Özdemir Tokel, 25 Eylül 2012)

Kurultay sürecinin istihdam ve reklam tartışmalarının yoğunluğu dikkat çekici.

Okuduk, okuduk, ne öğrendik?

Öğrenmemiz istenen iki denklem: UBP=Rant; UBP=Ekmek parası oyunu.

Parti delegelerine, yakınlarına kamuda ayrıcalıklı istihdam imkânı bahşedilmesi, başkanlık yarışının parti kaynaklarının paylaşım kavgası olarak anlamlandırılması ile UBP’nin kleintalist politikalarını bir kez daha görünür kıldı. Görünür kılmakla kalmadı, normalleştirme sürecini de çalıştırdı. Parti içi başkanlık yarışında delege kontenjanlı kamu kaynağı sarfiyatı aleyhine çalışan rakip aday bu tip istihdamlara karşı olduğunu açık bir şekilde ifade etmedi. Kurultay ikinci turunun tamamlanmasının ardından yaptığı açıklamada kaybeden aday Ahmet Kaşif’in şu ifadeleri dikkat çekici:

“Bu süreç içinde Kurultay’da kazanmak uğruna ne ekonomi, ne de Anavatan Türkiye ile imzalanan İşbirliği Protokolü düşünülmeden 700’e yakın istihdam yapılmış, birçok kişiye inanılmaz menfaatler sağlanmıştır.

Yapılanlar kamu vicdanını zedelerken UBP’ye oy veren kesim arasında da ciddi tepkilere neden olmuştur. Umarız bu yanlışlık Lefkoşa Belediye seçimleri ve milletvekilliği seçiminde sandığa yansımaz. (Ahmet Kaşif, 28 Şubat 2013)

Parti içi bir yarışta destek vermediği için devlet kurumlarının şantaj ve tehdit-baskı amaçlı kasıtlı olarak aleyhine çalıştırıldığını söyleyen Küçük muhalifi, UBP’nin kleintalist politikalarının patronaj sisteminin altını çiziyor.

UBP kurultay sürecinde 2 bin kelimeye sığmayan, siyasetin hesap verme duygusunu yitirdiğini anlatan, Türkiye’ye bağımlılıktan medet umup kendi kendini inkâra, imhaya sürüklenen; yurttaşa çaresizliği dayatma saikiyle terennüm edilen “istikarar” kavramının şiddetinden gözleri dolan kaç kişi dersiniz?

%d blogcu bunu beğendi: