Müzakere şeyinizi sevsinler

Çocukluk yıllarım çok eskilerde kaldı, ta geçen yüzyılda: 20’nci Yüzyılda. Üç gün sonra 41 olacağım. Hayatım tam iki yüzyıla yayıldı. Birinin son çeyreği, ikincinin en başlarına denk geliyor, sonu da en fazla ilk çeyreğine kadar uzanır.

İki yüzyılda, hayatımda hiç eksilmeyen kavramlardan biri de müzakere, gavurcasıyla negotiation!

Kıbrıs sorunumuz sayesinde hayatımıza mıh gibi çakılan bir kavramcık müzakere. Hepi topu sekiz harf, ama iki yüzyılın kıymetlisi kendileri.

Müzakere deyince aklıma ortalama iki bin kelime geliyor. Hepsini yazmama alanım mani. Şöyle özel buyurayım en mühimlerini:

Kocaman masalar, karşılıklı oturan taraflar, kelli felli çok mühim arabulucular.

Kağıtlar, diplomat çantalarından çıkan evraklar, dosyalar, belgeler, kağıt olmayan kağıtlar falan. Epey ciddi bir ortam. Mütercim tercümanlar, kırmızı telefonlar, garsonlar, fotoğrafçılar, çaylar, pahalı kalemler, kekler, kahveler, tatlılar, tuzlular, sütlü çaylar, kravatlar, ceketler, koyu takım elbiseler, cilalı ayakkabılar, cillop kol düğmeleri falan…

Müzakere ede ede neler oldu neler? Kocaman bir hiç!

Hayatcığımın en kıymetli kavramlarından biri olan müzakere meselesini ele alacağım bu eserimde, yüksek müsadelerinizle zaman tünelinde sizi geçmişe doğru bir yolculukta bana eşlik etmeye davet etmek isterim.

Tavla, satranç, pirilli
Tavla bilmem. Geçtiğimiz yüzyılın son yıllarında, kısa bir müddet, Ankara Karanfil Sokak’ta oynamışlığım vardır. Taşları dizmeyi yarım yamalak yeni öğrenmişken çarçabuk bıraktımdı. Parmaklarımla saymadan taş kımıldatamaz, kapı nedir bilemezdim.

Satranç bilmem. Ne geçtiğimiz yüzyılda ne de içinde bulunduğumuz yüzyılda oynadım. Piyon, at ve kale dışında taşların adını bile bilmem. Hangi taş ne kadar ne tarafa yürür hiçbir fikrim yok. Öğrenmeyi hiç denemedim. İzlemeyi hiç sevmedim.

Basketbolu boy zoruyla ilkokulda ikinci beş yedeği kategorisinde cebren oynadım. Oynadım sayılmaz, genelde bekledim. Ödüm kopardı oyuna alınacağım diye. Takımdan birine bir şey olmasın, sakatlanmasın diye dua ederdim. Antrenörler göz göze gelmemek için çok çaba harcardım.

Voleybol bilmem. Geride bıraktığımız yüzyılda Olgun Kumova hocam, boyuma aldanıp antrenmanlara iki kez cebren aldı. Birincisinde düz direkt kaçtım, ikincisinde “kovmayacaksanız kaçacağım” diyerek atıldım. Netten setten, sayıdan servisten hala anlamam.

Futbolu bilmem. Geçtiğimiz yüzyılda kaleci bulamayan arkadaşlarımın eksik adam tamamlama yalvarmalarına epey bir süre direnir, sonra iki direk arasında durur, “ben karışmam, rakip oyuncuyu bana yanaştırmayın” diye ikaz ederdim. Futbol maçı izlemem, oyuncuları tanımam, haberlerini okumam, maçtan uzun süren maç programlarına tahammül edemem.

Yüzmeyi bilmem. Geçtiğimiz yüzyılda denizde çırpına çırpına kendi stilimi geliştirdim. Yüzmeler şampiyonu kızım ben havuzdaysam kaçar: Baba bu ne? Diye kahkaha atarak izler. Stilim sırt kurbağası serbest karması çünkü.

Yüksek atlamayı bilmem. İlkokul çağımda yine boydan mütevellit birkaç müsabakaya cebren sokuldum. Kendime hep “bu deyneğin üzerinden niye atlıyorum” diye sorarak koştum mindere doğru her seferinde.

Uzun atlamayı bilmem. Ortaokul çağımda birkaç müsabakaya bacak boyumdan mütevellit cebren sokuldum. O kum havuzuna koşarken, eminim benden başka “düşünce şortumla ayakkabılarım kum dolacak” diye düşünüp konsantre olan kimse yoktu.

Pirilli oynamayı yarım yamalak bilirim. Gucci nedir bilirim, sütlü pirilli severim. Luggocuk nasıl oynanır biraz bilirim.

Müzakere ile alaka büyük!
Tüm bu oyunların müzakere ile alakası ne midir? Çok mühim bir alakası vardır. İzaha gayrete kalkışacağımı tahmin etmektesiniz ki, bu sefer yanılmıyorsunuz.

Şöyle ki:

Tavla, oynanır. Satranç, oynanır. Basketbol, oynanır. Voleybol, oynanır. Futbol, oynanır. Yüzülür. Uzun atlanır. Pirilli, oynanır.

Tavla oynayacak olanlar, masaya tavlayı açıp “hep yek atarsam ne yaparım” diye düşünüp, karşısındakine, “eğer zarları attığımda hep yek gelirse, ben de hep yeki böyle oynarsam, sen de dubara atarsan nasıl oynarsın” diye sormaz.

Satranç oynayacak olanlar, taşları dizip karşılıklı oturarak karşısındakine “ilk hamleyi böyle yaparsam, sıra sana geldiğinde hangi hamleyi yaparsın” diye sormaz.

Basketbol takımı sahaya çıktığında “düdük çaldığında topu bizim 5 numara çeler, 8 numaraya pas atar, o da sağ kanattan atak yaparsa, sizin takım düzeniniz nasıl olur” diye sormaz.

Voleybol takımları sahaya çıktığında bir takım diğerine “Servis şutunu sizin takımın 9 ve 12 numaralarının 40 santim soluna atarsak hangisi karşılar” diye sormaz.

Futbol takımları sahaya çıktığında, “biz sol kanada asılacağız. Orta sahada pres yapacağız. 45 numaralı oyuncumuz hep ileride olacak. Sizin savunmadaki 7 numaranın pozisyonu bu durumda ne olur” diye sormaz.

Bir yüzücü, suya atlamadan rakiplerine “son dönüşten sonra kol çekip fazla uzanacağım, sizin taktiğiniz nedir” diye sorup pozisyon almaz.

Uzun atlamacı ve pirilliciyi es geçiyorum, unuttum sanılmaya.

Konuş konuş nereye kadar?
Müzakere edeceklerine somut adımcıklar atmaya başlasalar, tavladaki, satrançtaki, basketboldaki, futboldaki, yüzmedeki, çocuk oyunlarındaki gibi, en azından bir arpa boyu yol alırlardı.

Sevsinler sizin müzakere şeyinizi. Çocuklar bile gülüyor halinize, ben demiş olayım da başkasından duyup alınmayın.

%d blogcu bunu beğendi: