Antikapitalist özgürlükçülüğün, gericilikle kucaklaşması: Karşıtına dönüşmek

Meramımı bir de yazılı olarak anlatma ihtiyacı, “söz uçar yazı kalır” deyişinden hasıl olmuştur.

Yazının üzerinde düşündüğü temel problematiğe, kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal bir popüler siyasetçinin bir grup Kürt ile kendilerini ülkücü olarak tarif eden bir grup Türk’ün Lefkoşa’daki kavgası üzerine sarf ettiği şu sözleri kaynaklık ediyor:

“Güneyde Elam varsa, kuzeyde de Ülkü Ocakları var. Irkçılık yapıyorlar, insanları terörize ediyorlar. Hem de bu ilk defa değil. 1960’larda bunların Kıbrıs şeflerinin adı Celal Hordan idi, 1990’larda Azmi Karamahmutoğlu. Bu ülke ırkçılık ve milliyetçilikten bıktı usandı. Sizi çekmek zorunda değiliz Kurt Efendiler! Basın gidin! Ülkü Ocakları kapatılsın”.

Kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal bir popüler siyasetçinin, içinde popülist ifade ve sloganlar yer alan açıklaması, kendi ifadesiyle söz ve duruş itibarıyla hem teorik hem de pratik net bir zemine sahip.

Ana tartışma ve düşünme eksenine yoğunlaşmak gailesiyle, Kıbrıs’ta milliyetçilik tartışmalarının tarihsel serüveninin teferruatlarına girmeksizin, sadece yakın tarihin en baskın tartışma başlıklarından biri olduğunu not edip, kamusal fikir iklimini terörize eden, demokratik tartışma ortamını katılaştıran, toplumu kamplaştıran, muhalifliği en ağır yöntemlerle dışlayıp cezalandıran, yok sayıp hiçleştiren bir minvalde seyrettiğinin altını çizerek devam edeceğim.

Bir düşünce ve tartışma pratiği olan bu yazının düşünsel zeminini oluşturan ana ekseni özetle şöyle:

  1. Milliyetçilik, tarihsel olarak sınıfsal zeminine Avrupa’da merkantilist politikaların hüküm sürdüğü geç on yedinci yüzyıl ve on sekizinci yüzyılda kavuşmuştur.  Yaygınlaşmakta olan kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin ihtiyaç duyduğu “ölçek” olarak ulusal piyasa, kapitalist sınıfın sözlüğündeki “ulusal bütünlük” vurgusunu açıklamaktadır.
  2. Milliyetçilik, yalnızca bir ideoloji değil, bu ideolojinin işlerlik kazanmasıyla birlikte hayat bulan siyasal pratiğin de adıdır.
  3. Siyaset teorisinin çok net bir şekilde deneyimlerden örnekleyerek gösterdiği üzere aşırı uçlar, siyaseten birbirine en yakın siyasi ‘duruş’lardır.
  4. Yandaşı olunan dünya görüşü karşısında eleştirel olmak, yeniden kurucu olmaktır. Yandaşı olunan dünya görüşüne eleştirelliğinizi yitirerek sıkı sıkıya bağlanmak da tutucu, muhafazakâr, gerici olmaktır.

Ülkü Ocakları’nı ve ideolojisini savunacak değilim.
Aynı şekilde “ülkücüler basıp gitsin” zihniyetini de savunacak değilim
.
İsteyen kusura bakabilir, sakıncası yok.

Kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal bir popüler siyasetçinin yukarıda alıntılanan açıklamasının, kendi ifadesiyle söz ve duruş itibarıyla hem teorik hem de pratik net bir zemine sahip olduğu savının aksine tutarsızlık, despotluk, popülistlik, ayrımcılık,fanatizm, şiddet dilini kışkırtıcılık, tarihsel indirgemeci özcü bir kimlik anlayışıyla malul kapitalist bir zemine sahiptir.

Tutarsızlık oportünizmi
Kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal popüler siyasetçinin Ülkü Ocakları’nın kapatılması, “basıp gitmeleri” gerekliliği gerekçelerinden biri “kaymakamlıkta kayıtlı olmaması, yasal/legal olmaması”.

Öğrencilik yıllarında bizzat kendileri, kaymakamlığa kayıtlı olmayan, dolayısıyla yasal/legal olmayan bir örgütün genel başkanlığını yapmış olmasa, yasallık ve meşruluk ayrımını bu anlamda deneyimlemiş olmasa, düşük dozda iç tutarlılığı olan bir duruş ve zemin kabul edilme ihtimali söz konusu olabilirdi. Öne sürdükleri gerekçe, kendileriyle çelişmekte, tutarlı bir duruşa denk düşmemektedir.

Bu noktada, yukarıda yer alan görüşüme getirilen,“kıyas kabul etmeyen Üniversite Temsilciler Konseyi ile Ülkü Ocakları’nı denk gördüğüm” yönündeki yorum ve eleştiriler, meselenin siyasi ve ideolojik bir tutarlılıkla değil, siyasi ve ideolojik bir sübjektiflikle idrak edilme gayretinin bir göstergesi olarak, özgürlükçülük eksenli bir tutarlılığın söz konusu edilemeyeceğini görünür kılması açısından not edilmeye değerdir.

Despotik yoldaşlık
Kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal popüler siyasetçinin Ülkü Ocakları’nın kapatılması, “basıp gitmeleri” gerekliliği gerekçelerinden ikincisi “engelli hakları, kadın hakları ve ekoloji alanlarında faaliyet göstermedikleri için, bir sivil toplum hareketi olarak nitelenemeyecekleri”.

Bu yaklaşım, insanların bir araya gelip örgütlü hareket etmesi, sivil toplum örgütü olarak nitelenebilmeleri için faaliyet alanlarının ne olacağını bir üst otorite olarak belirleme, tanımlama ve hatta meşru olup olmadığına karar verme hakkını kendi dünya görüşüne göre tahakküm altına alma talebidir. Bu talebi ‘normal’ olarak kabul etmek, özgürlükçülükle mütehakkim, despotik dayatmacılık arasında 180 derecelik farkı ihmal etmeyi gerektirir ki bu mantıklı, makul, kabul edilebilir bir duruş değildir.

Popülizm yoldaşlığı
Popülist siyaset, birleşik bir cephe kurmak ve çoğunluğu yakalamak için halkın önyargılarına dayalı, “halka yönelik” söylemlerle inşa edilir. Tepkici popülizm kitlelerin önyargılarını harekete geçirir, kışkırtır, yükseltir ve kullanır.

Etnik düşmanlıklar tepkici popülist siyaset tarzının en yaygın malzemesini oluşturur. Halk kavramının muğlaklığının imkân verdiği bir siyaset biçimi olarak popülizm, siyasetçiye halkın geneli adına konuştuğu iddiası için meşruiyet zemini tesis eder. Böylelikle eşitsizlikler hiyerarşisi ilişki biçimi gizlenir, toplum iktidar ilişkilerinden ve iç çelişki ile farklılıklarından soyutlanarak bir insan kalabalığına dönüştürülür.

Kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal popüler siyasetçinin Ülkü Ocakları’nın kapatılması, “basıp gitmeleri” gerekliliği gerekçelerinden üçüncüsü,“bu ülkenin” ırkçılık ve milliyetçilikten bıkıp usanmış olması. Argüman devamla “Sizi çekmek zorunda değiliz Kurt Efendiler!” diye tamamlanıyor.

Söz konusu siyasetçinin bu ifadeleri, çok bariz bir popülist siyaset emsalidir.

Ayrımcılık yoldaşlığı
Kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal popüler siyasetçinin Ülkü Ocakları’nın kapatılması, “basıp gitmeleri” gerekliliği gerekçelerinden dördüncüsü, KKTC yasalarına göre vatandaş olmayanların örgütlenmesinin yasak olması.

Maaşlı bir yasa yapıcı da olan söz konusu siyasetçinin, antikapitalist ve özgürlükçü olduğu iddiası ile kapitalist global sistemin sömürü düzeninin yarattığı göç hareketlerinin ortaya çıkardığı bir gereklilik olarak,klasik ulus devlet sosyal politikalarının değişmesi yönündeki ilerici yaklaşımı ilkesel olarak benimsemiş olması, bunu engelleyen mevzuatın değiştirilmesi yönünde çalışması şaşırtıcı olmaz. Hele ki “Kıbrıs ülkesinde yaşayan her bireyin, dili, dini, ırkı, doğum yeri, sınıfı, yaşı fiziksel durumu, cinsiyeti veya cinsel yönelimi dolayısıyla ayrımcılığa maruz kalmaması için çalışacağına insanlık onuru üzerine” ant içmişse…

Yemini, partisinin “Uluslararası Alandaki Siyasal, Ekonomik ve Toplumsal Değişimler Konusundaki Görüşleri”nde yer alan antikapitalist bir tavra denk düşen “Evrensel emek hareketinin, bugüne kadar, küreselleşen sermaye kadar başarılı olamadığı açıktır. Bu yeni durum, emekçi ve ilerici güçlerin, barış, eşitlik, demokrasi, insan hakları, çevre ve sosyo-kültürel politikalar gibi alanlarda evrensel bir mücadele yürütmesini zorlaştırmaktadır” ifadeleri ile birlikte düşünüldüğünde, bu zorluğun devamına katkı yapan yasaları değiştirmek yerine onlara sığınmak şaşırtıcı olsa gerek.

KKTC’de yasalara uygun bir şekilde yaşamakta olan çok sayıdaki yabancı uyruklu insanın sırf vatandaş değil diye örgütlenme hakkını yok saymak, savunmamak en hafif tabiriyle özgürlükçü bir yaklaşım değil, ayrımcı bir yaklaşımdır.

Sırf birilerini ideolojik olarak beğenmiyor, benimsemiyoruz diye, karşı olduklarımıza karşı bir aygıt olarak hukuku kullanmak, yabancı olanların tümünü örgütlenme haklarından mahrum bırakan mevzuatı savunur duruma gelmek, özgürlükçülük olarak nitelenebilir mi?

Özgürlükçülük sadece bizim gibi düşünenler için geçerli bir prensip midir?

Özgürlükçülüğün bu tip bir yorumu mümkün değildir. Hukukun ayrımcılığa meşruiyet tesis etmesi özgürlükçülük değil, olsa olsa ayrımcılığın hukukla meşrulaştırılmasıdır.

KKTC vatandaşı olmayıp KKTC’de yaşamakta olan yabancılar için “Burada örgütler var, partiler var. Onlara girsinler” denmiş olması da yukarıdaki ara başlıkta yer alan despotik yaklaşımın bir diğer tezahürüdür.

Fanatizm kardeşliği
Fanatizm, bir durum veya görüş için gereğinden fazla destek çıkmak, gerekli görüldüğünde, o görüş veya durum için aşırı tepki vermektir. Fanatiklik, çoğu zaman olumsuz sonuçlar doğurur. Fanatik insanlar, çevresindeki doğru değerleri görmemekte, bunun yerine sadece kendi bildiği şekilde hareket etmektedir.

Kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal popüler siyasetçinin Ülkü Ocakları’nın kapatılması, “basıp gitmeleri” gerekliliği gerekçelerinden beşincisi, farklı düşüncelerin ifade edilmesini engelledikleridir.

Bu noktada Ülkü Ocakları’nı ve ideolojisini savunacak değilim ifademi yinelemekte yarar görüyorum. Fanatizme karşı fanatizm, sıradan bir fanatizmdir.

Fanatizme karşıtlık, aynı şekilde ifade buluyorsa iki fanatizmle karşı karşıyayız. Karşıt olunana aynı mantık ve söylemle karşı çıkmak, karşıtlığa değil benzerliğe delalet eder.

Farklı düşüncelerin ifadesini engelledikleri gerekçesinin izah ve nihayeti “Sizi çekmek zorunda değiliz” diye devam ediyorsa, yine fanatik bir duruşla karşı karşıyayız.

İki fanatizmden birini seçmek zorunda mıyız?
Fanatizmin alternatifi,
karşıtı fanatizm midir?

Bu ilişki biçiminin, ilkel “dişe diş, kana kan, intikam intikam” diskurundan farkı nedir?

Şiddet dili kardeşliği
Kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal popüler siyasetçinin Ülkü Ocakları’nın kapatılması, “basıp gitmeleri” gerekliliği gerekçelerinden altıncısı, şiddet dilini, nefret söylemini, ötekileştirici ve tiksindirici ifadeleri kullanması.

“Sizi çekmek zorunda değiliz Kurt Efendiler! Basın gidin!” şiddet dili, nefret söylemi, tiksindirici ifadelerden müteşekkil bir ‘dil’ değil midir?

Şiddet dilinin esasını, iktidar ilişkisi kuran ifadeler teşkil eder. Toplumsal iktidar yapılarını da dil’inde taşıyan, diğer kültürlerle ve dillerle yüzyıllar boyu sürekli geçişlerin yaşandığı toplumlarda dil’in şiddet potansiyeli çok daha güçlü hissedilir. Kendini yüceltme, diğerini küçümseme, aşağılama, değersizleştirme, önemsizleştirme şiddetin dildeki temel görünümleridir.

“Birini çekmek” ne demektir? “Seni çekmek zorunda değilim” ne demektir? Nasıl bir güç/iktidar ilişkisine gönderme yapar?

“Bas git” diyen kendini nerede konumlandırmaktadır?

Aynı dili kullanarak şiddet dilini, nefret söylemini,
tiksindirici ifadeleri reddetmek, mümkün değildir.
Bilakis şiddet dilini, nefret söylemini,
tiksindirici ifadeleri
yeniden üretmektir.

“Ya sev, ya terk et” Türkçe’deki en ünlü ve karakteristik  şiddet ve nefret söylemi örneğidir. Kısaltıp daha karakteristik olan eş anlamlısını arama gerekliliği olsa, “bas git” en mükemmellerinin önde geleni olurdu.

Kendimi “ya sev ya terk et” ile “bas git” arasında bir tercih yapmak,
birinden taraf olmak zorunda hissetmiyorum,
ikisi de bir şiddet dili, nefret söylemi örneği,
yok hiçbir farkları.

Ülkücülerin şiddet diline, nefret söylemine, tiksindirici ve ötekileştirici ifadelerine ne kadar karşıysam, ülkücü olmayan şiddet diline,nefret söylemlerine, tiksindirici ve ötekileştirici ifadelerine de karşıyım. İki kötüden, iki yanlıştan, iki fenadan birini yeğlemek zorunda değilim.

“Çatışma ve şiddet kültürünün yerine barış ve uzlaşı değerlerinin yerleşmesi için çaba göstereceği”ne yemin edip, çatışma ve şiddet dili kullanmak, tamam mıdır?

‘Bizimkiler’in namussuzluk ve kötücüllüğü,
‘diğerleri’nin namussuzluk ve kötücüllüğünden daha güzel,
daha doğru,
daha meşru,
daha kabul edilebilir
değildir!

İki yemin
“Tarihin sadece aptallar için boşuna yaşanmış bir deneyimdir” sözü kimin bilmiyorum.

Kendini antikapitalist ve özgürlükçü diye tanımlayan radikal popüler siyasetçi, milletvekili yemini öncesinde “vicdanının sesine kulan verdiğini söyleyerek şu yemini yapmıştı:

“Kıbrıs ülkesinde yaşayan her bireyin, dili, dini, ırkı, doğum yeri, sınıfı, yaşı fiziksel durumu, cinsiyeti veya cinsel yönelimi dolayısıyla ayrımcılığa maruz kalmaması için çalışacağıma, emeğin sömürülmediği adil ve eşit bir düzen yaratmak için uğraşacağıma, çatışma ve şiddet kültürünün yerine barış ve uzlaşı değerlerinin yerleşmesi için çaba göstereceğime, demokrasi, sosyal hukuk devleti ilkeleri ve insan hak ve özgürlüklerine bağlı kalacağıma, federal bir Kıbrıs kurma ülküsünden vazgeçmeyeceğime insanlık onurum üzerine ant içerim”.

Bu da ülkücü yemini:

“Varlığına, birliğine ve yücelerin en yücesi olduğuna inandığımız, ol deyince olduran ve gönüllerimizi iman nuruyla dolduran:
Allah’a, Kur-an’a, Vatan’a, Bayrağa yemin olsun!
Şehitlerim, Gazilerim ve Başbuğ’um emin olsun!
Ülkücü Türk gençliği olarak;
Komünizme, Faşizme, Kapitalizme, Siyonizme ve her türlü Emperyalizme karşı mücadelemiz,
Son nefer, Son nefes ve Son damla kana kadardır!
Mücadelemiz MİLLİYETÇİ TÜRKİYE ‘ye,
TURAN ‘a kadardır!
Mücadelemizde hiç bir engel tanımayacağız!
Satanlardan olmayacağız!
Kaçanlardan olmayacağız!
Yılmayacağız!
Yıkılmayacağız!
Başaracağız! Başaracağız! Başaracağız!
ALLAH TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN (AMİN)”

Kopuş
Birinin ülküsü “federal bir Kıbrıs”, diğerinin “turan”.

Biri “emek sömürüsü”ne, diğeri “emperyalizme” karşı.

Her ikisi de kapitalizme karşı.

Biri “Türk”ü, diğeri “Kıbrıs ülkesinde yaşayan bireyleri” yüceltmeye yeminli.

Birinin imanı federal Kıbrıs’a, diğerinin imanı Allah’a, Kur-an’a, vatana ve bayrağa.

Biri bıkıp usandığı için tahammülsüz, diğeri engel tanımaz.

Tutarsızlık, oportünizm, despotik tavırlar, popülizm, ayrımcılık, fanatizm ve şiddet diline aynı söylemsel çerçevede karşı durmak, aynı yerde bir duruş sergilemek, tümünü yeniden üretmektir.

En başta da belirttiğim gibi, yandaşı olunan dünya görüşü karşısında eleştirel olmak, yeniden kurucu olmaktır. Yandaşı olunan dünya görüşüne eleştirelliğinizi yitirerek sıkı sıkıya bağlanmak da tutucu, muhafazakâr, gerici olmaktır.

Yandaşı olduğum radikal demokrat özgürlükçü dünya görüşü, üzerine kurulduğu değerleri özcü bir kimlik yanılsamasının büyüsüne kapılıp, iki asırlık “yok oluyoruz, azınlığa düşüyoruz, kimliğimizi kaybediyoruz” paranoyasının sanrılarıyla hızla kendi karşıtına dönüşerek aşındırıyorsa, popülist hezeyanların çığırtkanlığına alkış tutmam hiç de eleştirel ahlak ve muhalif namusa sığmaz. Kusura bakan varsa, buyursun baksın.

Bir de eleştirecek olanlardan nezaketle rica ederim, mümkünse “CTP düşmanlığı depreşti”  klişesi ve “sen de ülkücü bıyığı bırak” yerine, dediğiniz için kendinize “iyi bir şey yapmış” olmaktan mütevellit tatlı bir pay çıkarabileceğiniz yaklaşımlar rica ederim.

Nihayetinde yürünen yol, özgürlükçü radikal demokrasi olacaksa,
ülkücü dünya görüşündekilerle aynı şeritte olmayacağımız,
özgürlükçü bir eleştirellikle,
şiddet dilini reddedenler,
popülizm yapmayanlar ve nefret söylemini yeniden üretmeyenlerle
yan yana ilerleyeceğimiz kesindir.

Olmuyorsa zorlanmamalı elbette, klişelere de eyvallah…

%d blogcu bunu beğendi: